Altyapı Velisinin Hayatta Kalma Kılavuzu:)))
Bu yazıya başlamadan önce şunu belirtmek isterim ki aşağıda yazdıklarım benim gözlemlerim, yaşanmışlıklarım yada çevremdeki dostlarımın yaşanmışlıkları ve etraflarında gelişen olaylar sonucu vardığım neticelerdir; bu edindiğim neticeleri biraz gerçekçi biraz da mizahi olarak ele almaya gayret ettim. Herkesin aynı olayları yaşayacağına dair bir iddiam yoktur, yaşanılan olaylar farklı insanlar üzerinde farklı refleksler geliştirir; bazı insanların algıları ne yazık ki çok kapalı, bu nedenle herkesin aynı sonuçlara varması imkansızdır ve zaten gerçeklikle de çelişir; ama siz siz olun algılarınız açık olsun, tavsiye…
Kızımın Fenerbahçe Dereağzı Voleybol Spor okulu ile altı yaşında iken başlayan ve bir yıl sonra Fenerbahçe Altyapısı ile devam eden, mini kategorisinden başlayıp her yaş grubunda formasını terlettiği, gururla kaptanlığını yaptığı Fenerbahçe Altyapısında geçen on yıllık serüveni yada tüm ailenin beraber koştuğu maraton yarışı. Sabahın köründe antrenman koşturmaları, şehirler arası maçlar, buz tutmuş salonlar, galibiyetler, kupalar, mağlubiyetler, sevinç, hüzün; bazen simsiyah bazen bembeyaz günler, bu arada gri günlerimiz de var elbet. Bu emeğin bir çok mutlu anlar, madalyalar, şampiyonluklar vb.ile taçlandığı zamanlar ki işte bunlar hep göz önünde olan ve insanlara referans olan haller ve inanın ki bu upuzun maratonun ancak beş yüz metresi falandır bu sözü geçenler , diğer kısımları hiç de bu kadar keyifli değildir, sonsuz emek ister bu işler. Dışarıdan bakınca şaşaalı, “Ne güzel, valla bizimkinin de oynamasını çok istedik ama” gibi lafları bolca etraftan duyduğunuz bir maraton, eğer başarı da gelir ise ki- çok göreceli- tadından yenmez. Peki ya süreç, ilişkiler filan falan? Çocuklar idmanlarda mücadele verirken, ter akıtırken ya veliler; işte orası apayrı bir savaş alanı belki de hiç bulaşmasanız çok daha iyi olacak olan kısım, esaslı bir tiyatro sahnesi.
Eğer siz de; Cumartesi-pazar sabahları gün ağarmadan uyanmaya, çocuğu okuldan koşa koşa alıp hafta içi akşam yada akşamüzeri yada gece yarısı idmanına yetiştirmeye, eve gelir gelmez (kulübün binlerce malzeme vermediği gerçeğiyle) kirlileri hemen makineye atıp yıkamaya sonra da kurutmaya ( Bir süre sonra hem de çok kısa bir süre sonra hemen hemen her gün antrenman moduna geçildiğinden dolayı), gecenin bir yarısı bitmeyen ödevleri tamamlamaya, salon kapılarında saatlerce beklemeye ve adını bile daha önce duymadığınız semtlerin salonlarında, bir önceki maçlar uzadığı için 2-3 saat gecikme ile başlayan maçları beklemeye, yenilen çocuğunuzun mutsuzluğuna, veli kulislerine hazır değilseniz hiç girmeyin bu işlere, hem sonuca gitmek de çok zor; oyuncu havuzu o kadar geniş ki öyle dışarıdan görüldüğü gibi gül bahçeleriyle dolu bir süreç değil bu, neredeyse her on kız çocuğundan yedisinin voleybolcu olmak istediği bir ülkede yaşıyorsunuz bunu unutmayın; baştan sona tüm süreçte velinin de en az sporcu kadar psikolojisini sağlam enerjisini tam tutması lazım, bu net!
Eğer bu maratonu göze aldıysanız, parlatılmış cila laflara değil, gerçeklere kulak verin. İşte altyapı voleybolunun unutulmaz “tipleri” ve asla bitmeyen entrikaları, tecrübem ile sabittir.

“Aşırı Samimiyet Tezgahı”: Takıma Yeni Geldiğinizde İlk Koşanlardan Arkanıza Bakmadan Kaçın!Biz bu durumu yaşamadık çünkü daha çok ufaktık; yani bu bize rakip olmaz zaten de demiş olabilirler :)) Ayrıca ben de kulübün eski sporcu olduğum için bana pek bulaşan olmadı, benim çevrem nedeni ile etimden sütümden faydalanmayı, beni sağlam müttefik yapmayı tercih ettiler :)))ama ilerleyen yıllarda dedikodu malzemesi biz de olduk tabii ki, sırtımız bıçak darbeleri ile dolu:)))
Altyapı salonuna yeni adım attığınız an, tribünde, kapıda, kafeteryada avını bekleyen bir “karakter” hemen kokunuzu alır. Yanınıza ilk koşan, size kucak açan, kahvesini ikram eden ve daha adınızı soyadınızı yeni öğrenmişken takımın tüm sırlarını, hocanın kiminle küs olduğunu, hangi velinin kimin kuyusunu kazdığını ballandıra ballandıra anlatan o veli var ya! İşte arkanıza bakmadan kaçmanız gereken ilk insan odur. O aşırı samimiyet maskesinin altında, sizi kendi dedikodu çetesine üye yapmaya çalışan, yarın öbür gün o anlattığı “sırları” sizin ağzınızdan çıkmış gibi hocalara ve yönetime taşıyacak profesyonel bir ajan yatar. Yeni velinin acemiliğini ve saf iyi niyetini sömüren bu tuzağın farkına erken varan, yırtar.
Evdeki Hesap: Gizem Örge mi, Melissa Vargas mı? (Spoiler: İkisi de Değil!) Altyapı tribünlerinde oturup da “Benim çocuğum aslında dünya yıldızı ama buradakiler harcıyor” sanrısıyla yaşamak, bu camianın en yaygın akıl hastalığıdır. Her maç sonu tribünde kahve içerken dinlersiniz: ” falanca getir kızı dedi falanca kulüp istedi ama biz kulübümüze sadık kalmak istedik…” Çocuğun antrenörü daha topa düzgün vurabildiğini yeni fark etmişken, velinin gözünde çocuk şimdiden millî takımın vazgeçilmezi, kürsünün baş aktörüdür. Herkesin çocuğu kendince bir Gizem Örge, bir Melissa Vargas! İşin aslına bakarsanız, ortada ne o devasa teklifler vardır ne de kulübün o çocuk için yatıp kalktığı bir durum. Çoğu zaman çocuk sahada topu oyunda tutmaya çalışırken, tribündeki anne-baba zihninde çoktan olimpiyat madalyasını boynuna takmıştır.
“Her Şey Torpil!” Diye Bağırıp, Asıl Kanal Açma Peşinde Koşanlar Tribünün en popüler karakteri kimdir bilir misiniz? Tabii ki “Torpilcibaşı”. Kendi çocuğu ilk altıya giremediğinde ya da hocanın gözüne giremediğinde derhal başlar: “Aman efendim burası torpilsiz dönmez, biz hak ettiğimiz halde harcanıyoruz!” İşin en acı komedisi nerede biliyor musunuz? Bu “torpilli” yaftasını en çok basanlar, o güne kadar herkesten önce kulüp yöneticilerinin kapısında yatan, hoca favorisi olmak için takla atan, hatta “arkadan kanal açmak” için telefon rehberindeki tüm eş-dost bağlantılarını tüketenlerin ta kendisidir. Kendi beceriksizliklerini ve çocuklarının yetersizliğini örtmek için buldukları en konforlu kalkan, o zehirli “torpil” kelimesidir. Gerisi mi? Bilinmiyor.
Sofra Arkasından Düşmanlığa: Omurgasızlığın Kitabını Yazanlar Evinizde oturup çayınızı içen, sofranızda yer alan, en samimi dertlerinizi dinleyen o insanlar; ne zaman ki işleri istediği gibi gitmez ya da yollarınız ayrılır, bir anda size düşman kesilirler. Aynı salonda, aynı koridorda karşılaşsalar dahi kafalarını çevirip tek bir “merhaba” bile etmezler. Çünkü omurga, bu tribünlerin en lüks ve en az bulunan aksesuarıdır. Menfaatleri varken kapınızda yatanlar, işler değiştiğinde yok olmaya ve yabancı rolünü oynamaya programlanmıştır.
Sahte Savaşlar, Dereağzı Kapıları ve “Ne Yaman Çelişki!” Altyapıda Fenerbahçe, Vakıfbank, Eczacıbaşı gibi büyük kulüplerde oynamak her zaman ayrı bir prestij meselesidir ve bu takımlara karşı oynayıp maç kazanmak da görece daha kendi yağı ile kavrulan takımlar için büyük bir reklam malzemesi. Bu tip takımlarla oynanan bazı maçlar vardır ki, iş spordan çıkıp akıl tutulmasına döner. Reklamını yapma peşindeki kurucu, antrenör, kulüp sahibi ya da her kimse; küçücük çocukların maçına deli gibi taşıma seyirci yığar, hafta boyunca velilere bu maçın ölüm kalım maçı olduğunu ve tam destek sağlamaları gerektiğini empoze eder, salonu adeta bir savaş alanına çevirmek için elinden gelen tüm organizasyonu yapar ve o minik zihinleri nefretle doldurur; servis atılırken yuha çektirmeler, koca koca velilerin kendi çocuğu ile aynı yaştaki diğer takım oyuncusunun servislerini yuhalaması, hakemi baskı altına alma gayreti, bir altyapı maçı için abartılı hareketler; kendi takımını destekle tabii ama diğer takıma müdahale etmeye başladın mı işin şekli değişir. Ne yazık ki bu işi organize eden kulüp yetkilisidir ve tatsız bir sonuç çıkınca hep almaza yatan da yine aynı şahıslardır. Altyapı maçına futbol seyircisini dolduranları gördük bu salonlarda ve devam da ediyorlar bunu yapmaya; kimseden habersiz gelmiyor o taraftarlar oraya, bir sıkıntı çıkar ise hesabını kim verecek, arama tarama da yok altyapı maçları girişlerinde, adamlar ellerini kollarını sallaya sallaya salona giriyorlar, çocuğunun maçını izlemeye gelen velilere küfür ediyorlar ; hadi biri çıksın yok öyle bir şey desin, diyemezler her takım değil ama bunu yapanlar var ve herkes biliyor kim olduklarını, organize edenler belli; birkaç aklı evvel hoca filan falan, bunların içinde o grupları gazlayan veliler de var tabii, neler gördük neler, altyapı maçı yahu bunlar biraz sakin olun! Yandaki salonda oynanan erkek voleybol maçından çıkıp altyapı maçı oynanan salona gelen ve ezeli rakibi takımın altyapı maçında koro halinde küfür edenler ve onlara katılan veliler gördü bu gözler; reziller…Yani bütün veliler bu tezgaha uyuyor demiyorum muhakkak; ama kötüler ne yazık ki iyilere baskın çıkıyor bu işlerde, daha ne berbat olaylar var ama geçiyorum çok uzar o zaman yazdıklarım, her birine değinmek zor. Tribünde birbirlerini yiyen, ‘vur kafasına, yuhhhhh, patates bunlar, ismi büyük sadece, filede top’ diye yırtınan ağzından köpükler saçan tipler, o zavallı zihniyet, işin en komik yüzünü maç bittikten sonra gösterir; o rezillikleri yapan takımın yöneticisine veya o tükürükler saçarak maçı savaş alanına çeviren velilerden birine gidin, “Sizin kızınızı çok beğendik, Fenerbahçe’ye/ ya da vb. alalım” diyerek teklif yapın ; o tükürükler saçan veli, takım otobüsünden önce Dereağzı’nın kapısında biter ve büyük bir riya ile tabiri yerinde olur ise kulübün kapısında yatar sonra da takıma ve gruba kabul görmek için antrenörlere, velilere yaltaklanır, o takımın yönetici de ‘bilmem ne kızımızı falanca kulübe yolladık yolu açık olsun’ diye post atıp reklam kasar, ikiyüzlü zavallılar; Allah aşkına nasıl insanlarsınız siz?!
Tribün Siyasetinin Kurbanı Çocuklar: Topa Değil, Üç Kâğıda ve Yalakalığa Çalışan Beyinler Asıl facia nerede biliyor musunuz? Evde o kadar çok dedikodu yapılıyor, masalarda o kadar zehirli kulisler dönüyor ki; o küçücük çocukların akılları voleybola, topa, spora değil, tamamen üçkâğıda ve hocalara yalakalığa çalışmaya başlıyor. Daha 13-14 yaşındaki çocuklar; sahada nasıl pas alacağını değil, hocanın gözüne girmek için nasıl takla atacağını hesaplıyor. Veliler maç çıkışı hocaya kahve ısmarlamak, antrenmanda yalakalıkta yarışmak için birbirini ezerken; evde de çocuğa “Bak hocanın gözüne gir, o ne derse baş üstüne de” talimatı veriliyor. Çocuğun tek derdi oyununu geliştirmek olması gerekirken; aklı elli türlü dalavereye çalışıyor. Sonra da o çocuklardan dürüst, karakterli sporcular olmasını bekliyoruz.
Forma Değişince Karakter Değiştirenler ve Profesyonel Mağdur Edebiyatı Bir sene bir takımda omuz omuza çarpıştığınız insanlar; sene gelir başka bir kulübe geçerler ya da geçmek zorunda kalırlar. O güne kadar formasını terlettiği takımı ve eski arkadaşlarını bir anda “düşman” ilan ederler çünkü gönderilmişlerdir ve bu gönderiliş kesinlikle haksız yeredir! Yeni gittikleri kulübün velilerine şirin görünmek için “Eski kulübümüzde önümüzü kestiler, mağdur edildik” edebiyatı yaparlar, tüm sırları dökerler yalan dolan bile olsa ilgi görür böyle havadisler veliler arasında; o şöyle, bu böyle falan filan, tam ajan kafası… Yıllar boyunca ekmeğini yediğin kulübe bu kadar çabuk sırt dönmek, yeni tribünlere yaranmak için onurunu çöpe atmak. Herkes için geçerli değil bu durum tabii ki; bir kısım için…
Sinsi “B Planı” Mağdurları ve İkiyüzlü Lojistik Sizinle salona girerken “Aman ne kadar iyi arkadaşız” diye sarılanlar, arka planda kendi çocukları için başka kulüplerle gizli görüşmeler yürütürler, sizin ve çocuğunuz hakkında dedikodular yaparlar. Çok iyi ve verici olmayın çünkü çoğunluk kıskanç ve çok kötü, hele bir de siz başarılı olursanız ve onlar yerinde sayarsa ya da yanlışlık ile aynı kulvarda çarpışmaya ve rakip olmaya başlarsanız; mesela aynı pozisyonda oynayan iki oyuncu olmak gibi, hiç aklınıza gelmeyecek olaylar yaşanabilir, hazır olun. Size hem çocuklarının lojistiğini yaptırırlar hem de sizi sırtınızdan vururlar, siz iyi niyetle kuryelik yaparken, milletin çocuklarının da başarısına kendi çocuğunuzun başarısı gibi sevinip, şefkat beslerken onlar arka planda sizi satmaktadırlar.
Kulübe Savaş Açma Çılgınlığı: “Yüzde Doksan Çırak Çıkarsınız!”Tribünde gaza gelip, antrenörün kararlarını veya kulüp politikalarını değiştirebileceğini sanan velilerin hezimetle biten hikâyeleriyle doludur bu camia. Çocuğunun hakkını aramakla, egosuna yenilip kulübe veya hocaya alenen savaş açmak arasında ince bir çizgi vardır. Kendini sistemin üzerinde görüp kulübe kafa tutmaya kalkan veli, günün sonunda şaşmaz bir kural olarak yüzde doksan çırak çıkar! Sizin bir anlık öfkeyle açtığınız o bayrak, ne yazık ki kulübe veya hocaya değil, sahada ter döken çocuğunuzun geleceğine zarar verir. Tecrübe ile sabittir ki; antrenör ile kulüp yönetimi ile ( Spor okulu vb den söz etmiyorum ki oralarda da bu mekanizma hemen hemen aynıdır; ama ticari bir kurum olduğundan dolayı farklı sonuçlara ulaşılabilir, belki…) inatlaşmaya kalkan velinin çocuğu, ilk virajda kendisini rotasyonun dışında bulur. Aklınızın bir köşesinde hep bulunsun: Öfkeyle kalkan zararla oturur; milletin gazına gelmeyin…
WhatsApp Gruplarının “Cesur Yürekleri” ve Süt Dökmüş Kedi SendromuVeli WhatsApp grupları ve salon köşelerindeki fısıltı meclisleri; yönetimin kararları, antrenman saatleri, hocanın oyuncu tercihleri üzerine yazılan hayali kahramanlık destanlarıyla doludur. “Hocayla konuşalım, yönetime baskı yapalım, bu böyle gitmez!” diye ortalığı yangın yerine çeviren, gaza bastıkça basan o “devrimci” tayfa var ya… İşte o tayfa, ne zaman ki hocanın veya yönetimin karşısına çıkılır, bir anda ortadan kaybolur ya da adeta süt dökmüş kediye dönerler! Arkasından demediklerini bırakmadıkları hocanın yüzüne karşı ilk gülümseyen, en önde saygı duruşuna geçen yine onlardır. Siz de ortalığı kasıp kavuran o sahte gazlara gelip kendinizi her konuda öne atmayın. Bir de bakarsınız ki; tribünde sizi öne süren, “arkandayız” diye sırtınızı sıvazlayan o kalabalıktan geriye tek bir kişi bile kalmamış; meydanda bir tek siz ve mağdur edilen çocuğunuz kalmışsınızdır; gaza gelmeyin, getirmeyin, gerekirse ortamdan bir süre uzak durun, daha sağlıklı düşüneceksinizdir, kısır döngü yorar.
Son Söz Niyetine: Tribün Tozu Yutmuş ve Sporun İçinden Gelmiş Bir Veliden Tavsiye ve HakikatŞimdi yanlış anlaşılmasın anlattıklarım; bu camiada şahane insanlar yok mu, harika dostluklar oluşmuyor mu? Olmaz olur mu, kralı oluşuyor! Beraber gidilen şampiyonalar, beraber yaşanan heyecanlar, mutluluklar, hüzünler, o buz gibi salonlarda içimizi ısıtan, dara düştüğümüzde hızır gibi yetişen, ömürlük dostluklar da bu maratonun en büyük kazançlarından biri.
Ancak bu şahane insanların varlığı, yukarıda saydığımız o kalabalık “diğer tiplerin” olmadığı anlamına gelmiyor. O yüzden siz siz olun, o dostların kıymetini bilin; ama çevrenizdeki o entrikacılara karşı da her daim uyanık olun; çünkü sayıları hiç de az değil, bayağı bir çoklar!
On yılın sonunda elinizde kalanlar nedir biliyor musunuz? O omurgasızların yüzsüz hatıraları değil; çocuğunuzun dökülen alın teri, kazandığı karakter, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi, o kazandığınız birkaç ömürlük dost ve çocuğunuzun parkeye çıktığı her maçtaki gurur.
O yüzden tribündeki fısıltı gazetelerine kulak asmayın. Siz yolunuza, çocuğunuzun emeğine ve o gerçek dostlara odaklanın, kimsenin ahını almayın, dedikoduculara kulak asıp pirim vermeyin; olacaksa olur olmayacaksa zaten çok fazla zorlamanın da manası yok; her çocuk üst düzey sporcu olacak diye bir kural yok.
Herkese iyi şanslar,
Kalın sağlıcakla…


SON YORUMLAR