Yazılar

İzmir, Her Mevsim Çok Güzel.

Fotoğraflar, İdil Ergül tarafından çekilmiştir.

İzmir, ılıman bir iklimle sahip olduğundan dolayı her mevsim ziyaret edilebilir. Ege’nin incisi olan İzmir,-kendine has sosyal hayatı, yemekleri, mekânları, güzel havası, sıcakkanlı Ege insanları ile-gerçekten çok özel bir şehir. Kurtuluş Savaşı sırasında işgal kuvvetleri ile verilen sağlam mücadele ve düşmanın son olarak İzmir’den denize dökülerek ülkemizin tamamı ile işgalden kurtarılmış olması da şehre ayrı bir önem yüklemektedir.

Türkiye’nin ve Avrupa’nın birçok yerinden tarifeli uçuşlar ile şehre ulaşım imkanı olması, büyük bir liman kenti özelliği, yaygın demiryolu ve karayolu bağlantıları İzmir’e ulaşım kolaylığı sağlamaktadır. Değişik bir rota alternatifi vermek gerekir ise biz İzmir’e son yolculuğumuzu İstanbul’dan Ankara’ya YHT( Yüksek Hızlı Tren); Ankara’dan İzmir’e ise yataklı tren ile yaptık ve oldukça da keyif aldık.

İzmir, kesinlikle özel ve kendine has bir şehir. Şahane bir kordon boyu var, bu kordonda denize karşı oturmak, yürüyüş yapmak, bisiklete binmek, kordon civarında bulunan mekânlarda vakit geçirmek ya da çimlere yayılıp -sadece gökyüzünü izleyerek- yatmak; işte bunların tümü insanı beyinsel ve fiziksel olarak tazeleyecek aktiviteler.

İzmir denince yeme, içme de ön plana çıkıyor. Şimdi bu yazıda tek tek İzmir yemeklerinden söz etmemiz çok zor, ona ayrı bir yazıyı tamamıyla ayırmak gerekir. Eğer İzmir’e gitmişseniz mutlaka Boyoz tatmalı, kumru yemeli, İzmir ve Ege zeytinyağlılarını tecrübe etmeli, Karşıyaka vapurunda gevrek ve çay ile martıları izlemeli, belki de sahilde etrafı kirletmeden çiğdem çitlemeli, zerde tatlısını bir kez de İzmir’de yemelisiniz.İşte bütün bu bahsettiklerimiz, İzmir’i biraz daha anlamanıza ve sevmenize yardımcı olacaktır.

Konak ya da Alsancak’ tan bineceğiniz şehir hatları vapuru ile Karşıyaka’ya geçmeli ve bir vapur sefası yapmalısınız. İzmir sanki hayatın biraz daha rahat aktığı bir şehir. Türkiye’nin Avrupai yüzlerinden biri, belki de Kordon boyu ile herkesin benzettiği gibi Türkiye’deki Selanik ama bence biraz da İtalya’nın Bari’si, yok yok! Bence onlar bizim İzmir’imizin benzerleri.

İzmir seyahatiniz sırasında, ‘İzmir saat Kulesi, tarihi Kemeraltı çarşısı, Konak meydanı / Konak iskelesi, Kızlarağası hanı, İzmir Arkeoloji müzesi, Agora harabeleri, Dario Moreno sokağı, tarihi asansör, İzmir fuarı’ ziyaret etmeden dönmemeniz gereken cazibe noktalarından olup ayrıca Karşıyaka’da bulunan Atamızın annesi Zübeyde Hanımın kabrini de mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

Seyahatiniz boyunca sadece İzmir merkeze bağımlı kalmak zorunda değilsiniz. Şehrin çevresi de cazibe noktaları ile dolu, örnek vermek gerekirse: Şirince, Ayvalık/ Cunda, Çeşme, Alaçatı, Urla, Kuşadası, Efes Antik Kenti, Selçuk, Foça, Seferihisar, Sığacık bunlardan ilk aklıma gelenler.

İzmir, kolay ulaşılabilen konumu ve ulaşım alternatiflerinin çokluğu ile yerli / yabancı tüm turist grupları için iyi bir alternatif durumunda olup hem şehir merkezi hem de yakın çevresi ile tam bir cazibe merkezidir.

Hafta sonu ya da daha uzun süreli seyahat programlarınıza İzmir ve çevresini eklemenizi tavsiye ediyorum. Eğer hala İzmir’i görmemiş veyahut görmüş de bir kez daha görmek istiyorsanız size daha fazla beklemenizi öneririm. Ege’nin incisi İzmir sizi bekliyor.

Sığacık: Şahane Bir Cittaslow Deneyimi.

Kapkaranlık bir kışı geçirip yaza yaklaşmış olmanın verdiği coşku ile düştük İzmir yollarına. Hedef emekliliğimi geçirme hayallerini kurduğum Sığacık ama içimde de bir korku; ya herkes emekliliğini burada geçirmek isterse, ne olur bizim halimiz? Büyük şehrin ve iş hayatının yıprattığı tüm çaresiz insanlar gibi benim de hayallerim var sahil kasabaları üzerine, gözüm var oralarda ve o mavi denizlerde lakin kısmet olacak mı? Bakın bundan pek emin değilim. Bu nedenledir ki sahil kasabalarını gez dolaş ’’ah! Vah!’’ de, ’’tam yaşanacak yer’’ de, insanın ’’ömrü burada uzar’’ de ama sonunda İstanbul’a ve fabrika ayarlarına geri dön. Kâbus gibi değil mi? Şimdi kısa bir süre için bu kâbusu unutup İzmir Seferihisar’ın sakin mi sakin, güzel mi güzel, huzurlu mu huzurlu balıkçı köyüne Sığacık’a gidelim ve ne varmış ne yokmuş bir göz gezdirelim.

SIĞACIK NEREDE?

Sığacık, İzmir ‘in Seferihisar ilçesinin bir mahallesi, sakin mi sakin bir balıkçı köyü.

SIĞACIK’A NASIL GİDİLİR?

İzmir Adnan Menderes havalimanından araba ile yaklaşık 40-50 dakika kadar sürüyor. Eğer toplu taşıma ile gitmeyi düşünürseniz; Üçkuyular Garajından kalkan minibüsler ya da Fahrettin Altay’dan kalkan 730 numaralı otobüs ile Seferihisar’a ulaşabilirsiniz. Seferihisar’dan Sığacık’a gitmek için ise dolmuş kullanmanız gerekiyor ve mesafe yaklaşık 5 Km kadar.

SIĞACIK HAKKINDA KISA BİLGİLER.

  • Sığacık eski Ion medeniyetinin 12 şehrinden biri; Bu koyu gemiciler zorlu havalarda fırtınaya kapıldıkları zamanlarda sığınılacak bir liman olarak kullanmışlar. Sığacık ismi de bu durumdan kaynaklı.

  • Pazar günleri Sığacık kalesi içinde ve Sığacık sokaklarında organik pazar kuruluyor; Sığacık kalesinin kapısının içinden girmeniz ile başlayan organik pazar Sığacık’ın dar ve buram buram Ege kokan evlerinin bulunduğu sokaklara yayılarak devam ediyor. Organik Pazar sadece meyve, sebze satılan bir yer değil Baklavalar, börekler, dolmalar, kurabiyeler tezgâhları süslüyor ve bu tezgahlar arasında gezinirken insanın beynine sürekli ye ye hepsini ye komutu gidiyor. Mutlaka satın alıp yemenize gerek yok, sürekli bir ikram durumu da söz konusu. Yöresel hediyeliklerin satıldığı tezgâhlar da kesimlikle çok cezbedici. Özetle tam bir panayır yeri gibi Sığacık Organik Pazarı.

  • Sığacık, Türkiye’de ilk sakin şehir (Cittaslow) olma özelliğini taşıyan Seferihisar’ın bir mahallesi; 1999 yılında İtalya’da doğan hareket, büyük şehirlerin karmaşık ve tekdüze hayatına karşın küçük şehirlerdeki hayat kalitesini arttırmayı ve değerlerini korumayı amaçlıyor. Bu nedenle koymuş oldukları kriterlerin bir kısmını gerçekleştiren şehirler CittaSlow hareketine dâhil ediliyorlar. Citta İtalyanca şehir, slow ingilizce yavaş kelimelerinin birleşmesi ile oluşan bu Cittaslow hareketi hakkında aşağıdaki linkten daha detaylı bilgi alabilirsiniz www.cittaslowturkiye.org .
  • Sığacık popülarite olarak bağlı bulunduğu ilçe Seferihisar’ın önüne geçmiş durumda; Plajları, otelleri, otantik evleri, organik pazarı, restoranları ile tam bir cazibe merkezi
  • Deniz yolu ulaşımına uygun, merkezde marina var; 2010 yılından beri hizmet vermekte olan Teos Marina Sığacık merkezinde bulunmaktadır.
  • Mavi bayraklı Akkum Plajı ile deniz tatilleri için oldukça cezbedici; Mavi bayraklı büyük Akkum plajı Sığacık’tan araç ile 5 dakika mesafede.

  • Balık Pazarı ve mezat ilginizi çekebilir; Şehrin hemen içinde bulunuyor.
  • Yeme içme için doğru yerdesiniz; Taze deniz mahsullerini, Ege’ye özgü yiyecek vd içecekleri deneyimleyebilmeniz adına çok doğru bir yer.

RESTORAN ÖNERİLERİM.

  • Zeytin Dalı Kahvaltı Ve Ev Yemekleri; Muhteşem menemen, keyifli mekân.
  • La’Dude Art Cafe& Galeri; Adam başı 30 TL’ye tıka basa serpme kahvaltı.
  • Yasemin’in Balık Evi; Teknede ucuz yollu ve lezzetli balık.

NEREDE KONAKLAMALI?

Konaklama yapmadığım için net bir bilgi vermem imkânsız lakin aldığım tavsiyeler şu şekilde;

Sayfiye Yerlerinde Kış Melankolisi.

Kışın çok sakin olur yazlık sayfiye yerleri. Huzur ve bunun yanında hüzün çok ağır hissettirir kendini. Güneş yağı kokularının yerini kasabanın gerçek sahiplerinin dar sokaklardaki taş evlerinden tüten soba kokuları alır. Yazlık yerlerde, Kış aylarında melankolinin filmi çekilir başrol oyuncuları ise dalgalı deniz, sert poyraz, çok daha az insan,ağır akan soğuk ama tembel günlerdir; İnsan kendini Nuri Bilge Ceylan filmi setinde gibi hisseder.
Şehirlerin insan kalabalığından kurtulmak, denizin ve rüzgârın sesini dinlemek huzur verir bana. İşte tam da böyle bir Kış gününde bilmem kaç yüzüncü kez bu sahil kasabasındayım. Ama bu seferki uzun yıllar sonra. Delilik bu ya buranın Kış aylarını daha çok seviyorum Yaz aylarından.


Bu gün Güneş Ege’ yi gümüş rengine boyamış ağır Poyraz ile beraber. Harika bir hava ve manzara var. Deniz ile konuşup tüm dertleri anlatacak, tüm safralardan kurtulabileceğimiz gün bu gün belki de.Bir elimde kahve, tahta masanın üstünde kitap ha bir de karşımda bir Yunan adası. İşte böyle bir halde ve haletiruhiyede oturuyorum küçük balıkçı köyünde.
Ne amaçla buradayım? Çok net bir nedenim yok, belki de sert bir Ege rüzgârı attı beni tekrar buraya yani bu çok sevdiğim sahil kasabasına. Havada fırtına, poyraz, denizde koca koca dalgalar menderekleri dövüyor. Kumsalın büyük bir kısmı deniz tarafından işgal edilmiş, sanki Kış aylarında buranın kralı benim diyor. Martılar kalkıp uçmaya bile yeltenmiyor ve bu sert rüzgârın geçip gitmesini bekliyorlar, belki de bu hava şartlarında uçmamak daha akıllıca. Yağmur mu yağıyor? Yok bence bu yağmur değil sulusepken dediklerinden sanki.


Yaz aylarında bu sahilde yer bulmak imkânsız olurdu. Bir ucundan diğer ucuna müthiş bir gürültü olur. Denize girenler, güneşlenenler, sohbet edenler, satıcılar. Sabahları biraz geç kalsan, yer bulamazsın oturacak, güneşlenecek. Şimdi ise bu soğuk Aralık gününde, o yaz günlerinden eser yok bu sahilde. Yürümek istiyor içim, bir ucundan bir ucuna bu upuzun sahili, Kış sakinliği ve mevsimin buraya verdiği huzur ile. Martılar, Karabataklar, sokak hayvanları eşlik etsin sadece bana,ihtiyacım yok gereksiz insan kalabalığına ve sadece Yaz aylarında ortaya çıkan sahte kankalara. Çok enteresandır bu Yaz kankaları: Hep bir yanı eksiktir bu kankalar ile olan ilişkilerin, sanki hep şort, terlik, bronz ten ile yaşıyor gibidirler, Kışlık durumlarını bilmeyiz bu kankaların mesela bir dik yakalı kazakla görmemişizdir bu adamları yada atkı, bere ile. Tuhaf ilişkiler bunlar. Mevsimlik kankalaradır Yaz kankaları, bir tanesini taşıyabilirsen kış kankalığına büyük iş başarmış olursun,imkansız değildir lakin zordur.
Şimdi bu fırtınada, dalgada, poyrazda; kafamda bere, elimde eldiven, boynumda atkı ile çocukluğumu büyüttüğüm, ergenlikten mezun olduğum bu sahilde içim titreyerek yürüyorum. Şort, terlik gezdiğim günleri birer birer hatırlıyorum.

O kumsallara isimler yazmıştık arkadaşlarımla, şimdi isimlerini yazdıklarımı hatırlamadığım gibi isimleri beraber yazdıklarımın birçoğunu da çok uzun yıllardır görmüyorum. Hayat herkesi bir yerlere attı. Sahiden de bu sahillere isimlerini yazdıklarımız kimdiler? O zaman o gençlik heyecanları ile ne kadar da önemliydiler. İnanın şimdi hiç bir şey ifade etmiyorlar lakin o yıllarda nabzımızı 300 attırıp dünyanın en feci aşk hikâyesini yaşadığımızı düşündürüyorlardı.Sahilde bu isimler ile alakalı izin tozu bile kalmamış. Aşk, şehvet, masumiyet, ihtiras hepsi uçmuş gitmiş. Acaba aslında hiç yok muydular? Öyle bir zaman dilimi yaşamadık mı yoksa?
Mesela Pansiyoncu vardı bir de onun kızı. Kızın her geçişinde duvarın üstünde Meksika dalgası yapardık. O da bu dalgalanma olayını severdi ki günde 10 kere geçerdi, gerekli gereksiz. Nerede mesela bu kız şimdi? Hala bu sahil kasabasında mı? Kiminle evlendi mesela? Hepsi muamma.


Yürümeye devam ediyorum. Eğik bir ağaç vardı hala da var. Bu fırtınalara falan çok iyi dayanmış.Şimdi de yıkılacakmış gibi sallanıyor dalları falan lakin ona birşey olmaz .Asırlık çınar ). Bu ağacın yanından kumsala inen merdivenler vardı, o merdivenlere oturup Nena, Kim Wilde, AHA, Dire Straits falan dinlerdik. The sun always shines On TV’ yi , Money for nothing ‘i falan ilk orada dinlemiştim. Yaz,Kış orada yaşayan çocuklar ile ilk fakat son olmayan kavgayı o merdivenlerin orada etmiştik. Sonra bir çoğu ile kanka oldum. Yazlıkçı çocuklar ile oranın yerlileri arasında hep yaşanırdı bu tarz çatışmalar. Şimdi nasıl oluyor bu işler? Bilemedim ki.


Sahilin çay bahçesi, kafe, lokanta yoğunluğunun olduğu kısmı bitirip, başıboş sokak hayvanlarının sayısının yükseldiği kısma geliyorum. Etrafımı sarıyorlar, dost canlısı olmayanları da var ama kısa sürede kanka oluyorum onlarla da, sıkıntı yok bizden yana, onlar da muhtaç sevgiye, çoğu insandan daha kanka ve duygulular. Burada bir Plaj kahvesi vardı. Bildiğin tahta masalı, kareli örtülü, yazlık sinema iskemleleri olan. Bir garson vardı her zaman ‘’ uzayıp gitmek lazım İngiltere’ye’’ derdi. İngiltere’ye gidip yırtmak üzerine kuruluydu tüm hayatı lakin o dönemler vize bile vermiyorlardı ona, tirajı komik hikaye. Merak ettim şimdi, nerede bu adam? Şimdi ne yapıyor acaba? Yırtabildi mi? Yoksa hala 5-0 mağlup başladığı hayata devam mı ediyor buralarda? Eğer hala yırtma gayreti içinde ise çok fena. Bir de şöyle bir durum var, neye ve kime göre yırtmak? Kiminin yırttım dediği, kiminin sıradan hayatı. Göreceli.
Yağmur iyiden iyiye bastırdı. Montun şapkasını da kafaya geçirmek lazım aksi takdirde kafadaki bere süngere dönecek. Balık mı yemeli akşam? Şöyle kral bir buğulama, yanında bol kırmızı soğanlı çoban salata ve roka falan, bir de tabii ki rakı ama rakı çay bardağında.


Geri dönüp uğramak istediğim bir kahvehane var. Bildiğin kıraathane. Adil Ağabey vardı, işletiyordu o kahveyi. Hasta Karşıyakalı idi, bütün duvarlar Karşıyaka posterleri ile doluydu hem siyah beyaz, hem de yeşil kırmızı. Karşıyaka ve İzmir ile hiç alakam olmamasına karşın ilgi duymaya başlamıştım Adil Ağabey sayesinde Kaf Kaf’a. Derdi ki İzmir’ li adam İzmir takımı tutmalı, takım ölse de tutmalı geberse de tutmalı. Bulmak lazım Adil Ağabey’i , o güzel insanı. Sonra başka dostlarım da oldu Karşıyakalı ve hepsi de çok delikanlı çocuklardı.
Çok takıyorum kafaya kahvehaneyi -obsesif durumlar- bir an önce uğramak isteği içimde. Limana dik inen yolun başındaydı ve önünde oturunca deniz görünürdü. Kapaklarından futbolcu resimleri çıkan Coca – Cola‘lar alırdık ilkokul yıllarımızın yaz tatillerinde buradan. Limandan köşeyi dönünce kahve tam karşımda,içeride uyuşuk uyuşuk oturan bezgin insanlar var, kimi emekli kimi işsiz. Yazlıkçı yerde Kışın işinin olması zor ya esnaf olacaksın ya öğretmen ya da bankacı vs onun harici yazın kazanılır kışın yenir,o nedenle de işsiz güçsüz adam çoktur bu tip yerlerde.


İçeri girip Ocakçıya ’’merhaba’’dedim ve Adil Ağabey’i sordum.
Adil ağabey kahvehaneyi devir etmiş, sonra da Söke’ye yerleşmiş, geçen sene de vefat etmiş zaten son zamanlarda da çok hastaymış. Keyfim çok kaçtı. Burayı bıraktığım gibi bulamayacağımı biliyordum ama Adil Ağabey işi beni ziyadesiyle üzdü. O kadar sağlam duran bir adamdı ki hani sanki hiç ölmeyecekmiş gibi duranlardandı. Acaba nasıl hastalandı? O hasta ve hayat mücadelesi verirken, biz ne saçma işlerin peşindeydik? Ne yersiz olaylar karşısında sinire kesiyorduk? Hastayken de çok sevdiği Karşıyaka’nın maçlarını takip ediyor muydu? Çok keyfim kaçtı çok.
Farklı zamanları tek bir zamanda toplayamaz mıyız? Kumsaldaki kankaları, kışlıkçı çocukları, çay bahçesindeki yırtmaya çalışan garsonu, Adil Ağabeyi, kumsala adını yazdığımız kızları. Ancak ve ancak bilim kurgu filmlerinde oluyor buna benzer sahneler. Bir ışık çıkıyor ortaya sonra altından o yıllarda yaşamış tüm insanlar geçiyor diğer bütün zamanlar ile beraber toplanacakları tarafa. Çok ağır bilim kurgu, gerçek hayatta yer yok bu olaylara. Zaman akıp gider, ölen ölür, kalanlar iki ağlar ve normal hayatlarına devam eder. Ne yazık ki gerçek bu. Bir saniye öncesinin bile tekrarı yok hayatta.


Bir tekrarı yok bu filmin, bitti mi biter, finito. Adil ağabey de,o yazlıkçı kankalar da, o kışlıkçı çocuklar da , pansiyoncunun kızı da, yırtmaya çalışan garson da bitti. Bazıları benim olduğum filmden ayrıldılar, bazıları ise hepimizin oynadığı yaşam filmini terk ettiler. Her sahne bir kez oynanıyor, elimizde geriye alıp tekrar oynatacak bir kumanda yok. Kumanda olmalıydı elimizde halbuki, yıl 2017 olmuş, teknoloji göğün tavanına vurmuş ama hala hayatı geri saracak bir kumanda icat olmamış. Halbuki ne sorunlarımızı çözerdi bu kumanda. Vay be…..
Bütün gün düşündüklerim, hayalimde canlandırdığım-iyi, kötü-tüm anılarım,üzüntülerim için içeceğim bu akşam. Geçmişte kalmış tüm anılara, kankalara, unutması imkansız delikanlılara ve başta Adil ağabey olmak üzere tüm güzel insanlara. ŞEREFE!
Bardağımda Rakı, biraz meze, az biraz da balık,cama vuran yağmur ve radyoda çalan güzel bir şarkı ’’Geçse de yolumuz bozkırlardan Denizlere çıkar sokaklar’’…………..