, ,

Şimşek Santrafor

Profesör Dergisi Kasım 2018 sayısında yayımlanan “Şimşek Santrafor” başlıklı yazım ve görsellerini aşağıda bulabilirsiniz.

, ,

Bitmeyen Senfoni: Bayram Tatili Travması…

Bayram kapıya dayandı, yaklaşık iki hafta sonra bütün iş hayatını felç edecek olan 11 günlük uzun mu uzun Kurban Bayramı tatili başlayacak. Türk halkının büyük bir bölümü bayramı iple çekiyor lakin bayram bahane, tatil şahane.

Yurtiçi, yurtdışı rezervasyonları çoktan yaptırıldı. Sona kalanlar evdeki çocukların ve eşlerin artan baskıları ile son bir çırpınış gidilecek yer arıyorlar. Bayramda yaşadığı şehirde kalmak insanlar için tam bir prestij kaybı;  sonra konu, komşu ne der? Tatilin niteliği de pek önemli değil, burada tek dert kesinlikle nicelik. Bir yerden bir yere intikal edilsin de nereye edilirse edilsin…

Bu tatile gitmek sanki tüm sorunları çözecek ve tatile giden her bireyi tam bir ruhsal tatmine ulaştıracak. İnsanın içsel bir doymuşluğu, belli bir hayat duruşu, tatil olarak ne istediği hakkında bir fikri yok ise böyle bir tatmine ulaşmasına da inanın imkân yok.

An itibari ile bilmem ne gümrük kapısı fotoları sosyal medyada gırla gidecek. O çılgın gümrük kuyruğunda beklemek insanları  “Oh be biz de bu gruba dâhiliz, eziyet çekiyoruz ama olsun, tatile gidiyoruz be abi” diye gururlandıracak; Yunan, Bulgar sınırlarını geçer geçmez ya da Çeşme, Bodrum, Alaçatı’ya varır varmaz tekrar sosyal medyada yer bildirmeler başlayacak. Bayramda bayramlaşmak adına arayanlara ise ağızda kelimeleri uzata uzata; ‘’ Yokuz canım evde, şuradayızzz, buradayız’’ demenin dayanılmaz hazzı yaşanacak. ‘’ Yokuz İstanbul’da ’’ ya da ‘’ Yurtdışındayız ’’ lafları çok önemli; 90+4’ te gol atmış hazzı verir bir kısım insanlara.

Sosyal medya görüntülerine bakacak olursak herkes deli gibi eğleniyor. Kum, deniz, güneş, güzel yemekler, içkiler, mutluluk pozları, plajda frappe ile resim, akşam bol deniz mahsulleri olan masalar…….

Şu keyfi, bu keyfi, tatil başlasın, an itibari ile gibi beylik cümleler ile başlayan sosyal medya paylaşımları. Yüzlerde müthiş bir mutluluk fakat arka planda beyinde sürekli olarak ’’20 Euro verdik bu kahvelere, OHA ! 120 TL düşünceleri’’, paradoksun ağa babası J)).Sakın kur hesaplamayın, bitersiniz…….

Bir kısım insanı kesinlikle tenzih ediyorum ama geri kalan büyük bir güruh bu tatillere sırf gitmek zorunda olduğunu düşündüğü, çevre gazı, ben de gitmeliyim, sınıf atlama derdi, eş ve çocukların baskısı gibi saçma sapan neden sonuç ilişkileri ile gidiyor. O kalabalıkta debelenip, debelenip, bolca sayıp, sövüp, bir ton da para harcayıp; dinlenmeyi geçelim belki de daha çok yorulup geri dönüyorlar.

Çılgın tatilcilerin hatırı sayılır bir kısmı,  minik bir çadır ile en basit şartlarda doğada kamp yapan,  ne istediğini bilen,  içsel ve beyinsel gelişimini tamamlamış insanın aldığı keyfi alamıyor. Çoğunluğun derdi eş, dost ile aşık atmak, onlardan geri kalmamak. Zaten genel hayat döngüsü içindeki en büyük problem bu değil mi? Kendin olamamak, hep başka hayatlara öykünmek. Kopyala, yapıştır insanlar işte……

Üç günlük Barcelona tatilini sadece La Rambla ve çevresinde geçiren, Aşk Çeşmesi önünde resim çektirince Roma tatilini tamam sayan ya da ülkesinde tek bir tane müze gezmediği halde gittiği ülkede müze gezmek için kendini paralayan insanlar gördüm.

Çok bahşiş verip, gittikleri yerlerden manasız ve abartılı alışveriş yapmayı iyi tatil yapmak sanan bir zümre var ne yazık ki bu ülkede. Bilmem kaç günde bilmem kaç ülke gezdim diye skor tutan ’’Gezginimsiler’’ var, hâlbuki o dedikleri gün süresince birkaç şehir bile gezmek zor. Deniz tatilinden döndükten sonra ’’ AAAAA! Hiç yanmamışsın ama’’ gibi saçma bir cümle ile karşılaşıp, mayo izini göstererek tatile gittiğini ispatlama gayretine girenlerin sayısı azımsanamayacak kadar çoktur bizim ülkemizde.

  • Bu insanların yaptıkları kopyala yapıştır tatil ile içsel bir tatmine ulaşmaları mümkün mü?
  • Herkesin aynı tip tatil ile mutlu olmasının imkânı var mı?
  • İnsanlar neden bu 11 günlük büyük kavimler göçünün mutlaka bir parçası olmak için kendini paralıyor?
  • Sürüden ayrılırsak bizi kurt kapar mı? Kurt kapmasın diye bu eziyete devam mı?

Geçen yıl Bodrum’da bir kafede oturuyordum, yan masadaki havalı abi ve abla ile bir süre sohbet ettik, derken konu konuyu açtı, “20 senedir Bodrum’a geliyoruz Bitez’de evimiz var” dediler, öyle Bodrumlu olmuşlar ki Bodrum’un yerlisini bile kovarlar ellerine fırsat geçse. Bodrum şöyle, Bodrum böyle anlatıyorlar, “ Bodrum Kalesi? “ dedim, demez olaydım! Daha Kaleyi görmemişler. Biramdan son yudumu aldım,”Hoşça kalın” dedim ve  kalktım gittim.

Sizce de burada bir kaçak yok mu?

Çoğumuz aslında sadece ’’MIŞ’’ gibiyiz.

Pek tabii ki de gezelim ama kendimizi geliştirmek, gerçekten mutlu olmak için gezelim sadece dostlar alışverişte olduğumuzu görsün diye değil….

Şimdiden herkese iyi bayramlar, pardon iyi tatiller….

 

 

 

Star Wars Üzerine Çok İnce…..

Star Wars ile tanışmam; İlkokulda okurken Kadıköy Bahariye’de bulunan Süreyya Sineması’nda ( Şimdiki Süreyya Operası) olmuştu.Filmin çıkışında hemen yanındaki köşebaşında bulunan ve o zamanların lezzet duraklarının en önemlilerinden biri olan Itır Büfe’de rahmetli annem bana hamburger falan yedirmişti, Itır Büfe’nin de Süreyya Sineması’nın da her Kadıköylü gibi benim anılarında da çok kıymetli yerleri vardır.

Fimi izleyip eve dönmekle iş bitmemişti, etkisi altında kalmıştım pek tabi ki de Yıldız Savaşları’nın. O şimdi anılarda kalan çocukluk günlerimizde; şimdiki gibi figürler, ışın kılıçları, Darth Vader maskeleri vs vs satılmıyordu oyuncakcılarda.Tarih 12 Eylül’ü bir yıl geçe yada o feci duruma bir yıl kala gibi bir zaman dilimiydi, aslında pek de iyi hatırlamıyorum ama neyse……Oynadığımız yegane oyuncak; Kadıköy çarşısından alınan, plastik torba içindeki  askerler, mini mekanik diye ucube figürler ve bunların muadili acayip ama bizi oldukça mutlu eden oyuncaklardı. Ha bir de Hürriyet gazetesinde Güngörmüşler ve Fatoş ile Basri’yi okuyorduk, hepimiz hastaydık Basri’nin yaptığı on katlı sandviçlere.O zamanlar daha spectrum 1 K bile yok memlekette, filmlerde kullanılan bilgisayarlar bile evlerin salonları kadardı.

O zaman nasıl bu Star Wars olayının içinde kalacağız? Ekipman lazım ki yaşamaya devam edelim bu filmi, video furyası da daha başlamamış ki gidip kaset alıp defalarca seyredelim.
İmdadıma evdeki Rowenta elektrik süpürgesi yetişiyor; böyle gövdesi Aygaz tüp kıvamında bir makine ; alın size ilk Türk yapımı R2-D2. Işın kılıcı işini de bahçede ve sokaklarda bulduğumuz ya da yalvar yakar aldırdığımız floresanlar ile çözüp, sırtımıza da masa örtünü bağlayınca; hem kostüm hem de figürasyon tamamlanmış oluyordu.

O zaman İlhami Ahmet Örnekal ilkokulunda okuyorum ve ailecek görüştüğümüz bir arkadaşım var. Bizim Erenköy’de oturduğumuz evde o floresan ve pelerinler, R2-D2 yerine geçen Rowenta elektrik süpürgesi ile Naboo’da ve diğer uzay boşluklarında yaşadığımız maceraları dün gibi hatırlıyorum.
Bu yazıyı okursa o da kendinden söz ettiğimi anlayacaktır mutlaka.Ayrıca benim sonraları Gordon çizgi romanına aşırı sarmamın nedeni de Star Wars kaynaklıdır.

Star Wars serisindeki filmlerin her birini defalarca izledim,çok yakın bir zamanda da son filmi. Bazı şeyleri tadında bırakmak çok zorlamamak lazım.Sinemaların ruhları değiştiği gibi etrafındaki yerler de o geçmiş yıllarda hatırladığımız yerler değil. Bunlara bir de anılarımızda yer etmiş filmlerin yeni çekilen bölümleri ile sıradanlaşmaları eklenmeye başladı.
Evet,günümüz çocukları Star Wars’un envai çeşit ekipmanına tak diye ulaşabiliyor, bizim gibi süpürgeden Android yapmıyor.Fakat bazı şeyleri tadında bırakmak lazım.Günümüz teknolojisi 3D , 4D vs ile Star Wars tam bir görsel şölen lakin artık MAALESEF RUHU YOK..

Sevgi Üzerine…

Sevmek;
Bir insanı, bir hayvanı ya da bir coğrafyayı,
Fark etmezsin ağırlığını ama hep omuzlarındadır,
Herkesin vardır bir sevdiği, yalan mı?
Karadeniz’i seversin,
Ayşe’ye tutkunsundur,
Komşunun kedisi Tekir’i seviyorsundur,
Ama farkında değilsindir, ya da Türk erkeğisindir,
Niye mi? Biz Türk erkekleri söylemeyiz ya da söyleyemeyiz böyle şeyleri, bize yakışmaz diye….
Ama ben artık istifa ettim bu durumdan ve içimden geleni yazayım dedim,
Ne var bu sevginin içinde? Niye ağırdır bu kadar? Bir markette aldığın ürünün içeriğine bakarsın ya öyle baktım neler varmış sevginin içinde diye;

Ayrılık var mı? Var.
Kavuşmak var mı? Var.
Özlemek? Hayal etmek?
Yanında olup dokunamamak?
Belki de uzakta olup kalplerinin bir olması mı?
Derdini anlatmak da var mı bu sevginin içinde?
Ya da seni anlayamaması?
Güzel anılar var mı?
Yoksa derin yaralar mı?
Sevip sevilmemek mi?
Yoksa sevildiğini bilmemek mi?

Düşün! Bir daha düşün, bu sevginin sana verdiği ve aldığı şeyleri, eminim ki yüzlercesini eklersin bu listeye,
Korkma! Yaz ya da düşün, neyi niye sevdiğini, korkma bu seni yumuşatmaz, seni daha iyi bir insan yapar,
Korkma söyle sevdiğini kardeşine, sevgiline, çocuğuna, köpeğine, memleketine,
Korkma! Herkes sana daha çok saygı ve sevgi duyar, silkele omuzlarından bu sevgini içine atmanın ağırlığını ve kucakla sevdiklerini, çok geç olmadan,
48 sene beklemişsin zaten bekleme daha fazla,

Hadi ara! Kim varsa ’’SEVDİĞİN’’ ve Seni ’’SEVDİKLERİNİ’’ bildiğin…

Dünya Sadece Biz İnsanların mı?

KOKO İLE DİYALOGLAR.

Şimdi bu yazıyı okuyan olur ise diyecektir ki “Bu da kafayı mı yemiş?, ülkede bir sürü sorun var ama bu adam kedi, köpek derdine düşmüş. ’’Ama kafamı kurcalayıp duran ve beni son derece rahatsız eden şeyleri yazmadan da durmayı, bu vakalara duyarsız kalmayı kendime yakıştıramadım ve dilim döndüğünce bu sadık dostlarımızdan bir nebze de özür dilemek adına bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.

O kadar çok şey okuyoruz ki hayvanlara yapılmakta olan kötü muameleler ile ilgili; hem devletin belediyeleri tarafından hem de merhametli ve misafirperver olması ile övünmekte olduğumuz halkımız tarafından.

Yıllar önce sahiplenmiş olduğum sadık dostum ‘’ KOKO ‘’  ile parktayız ve ben gene deli gibi kendi kendime konuşup duruyorum, sadık dostum ise bana cevap veriyor. Sadık dostumun bana cevap vermesi için konuşmasına gerek yok ki zaten onun her hareketi -havlaması, pati kaldırması, kuyruğunu sallaması ya da kulaklarını dikmesi, hırlaması- bir konuşma, bir kendini ifade etme eylemi. Konuşarak bile anlaşamadığımız insanlar ile dolu bu âlemde ‘’ KOKO ‘’ ile anlaşmak bazı insan müsveddeleri ile anlaşmaktan çok daha kolay.

Diyorum ki KOKO’ya ‘’Bilir misin? Biz insanları aşağılamak için; köpek oldu kapımda’’ deriz.  ‘’Seni tanıyana ve senin ile dost olana kadar bu lafın anlamını hiç mi hiç düşünmemiştim, şimdi düşünüyorum da ne kadar yanlış bir yaklaşımmış bu, sence de öyle değil mi?‘’

KOKO da bana ‘’Ben sana bir kaç soru sorayım onlara verdiğin cevaplara göre kararını ver’’ diyor ve başlıyoruz soru cevaba.

‘’Fiziksel olarak benden güçlüsün. Beni dövebilirsin ve zaten çoğu hemcinsim dayak olayına maruz kalıyor, seni ısırma imkânım olmasına rağmen tamamı ile köşeye sıkıştığıma kanaat getirmedikçe seni ısırmam, eğer seni ısırırsam sadece kendimi korumak adına ve senden korktuğum içindir ve asla sana kin tutmam, eğer seni arkadaşım olarak tanımlamışsam seni affederim.’’

‘’Söyle bakayım şimdi bana’’, ‘’Sen misin merhametli olan yoksa ben miyim?’’

’Bana yemek ve su vermeden günlerce sıcak altında, zincire bağlı olarak tutabilirsin, yemek verdiğin günlerin hatırına sana gene kin tutmam, ne verirsen onla yetinirim, senin izin vermediğin yemeği asla yemem’’

‘’Söyle bakalım bir kez daha’’,  ‘’Kim daha fazla minnettar, kimin kanaat etme duygusu daha güçlü?’’

KOKO çarpıcı sorularına devam ediyor ve ekliyor;

‘’Seni korumak için elimden geleni yaparım; havlarım, dişlerimi gösteririm, gerekirse sana zarar vereceğine inandığım -canlı, cansız- şeylere saldırırım (bu havada ucan bir poşet de olabilir, eve giren bir hırsız da) , canımı hiçe sayar korurum seni.

‘’Hadi utanma cevap ver!’’, ‘’Sen misin cesur olan yoksa ben mi?’’

Sonra beni insanlık adına iyice utandırıyor ve sıralıyor;

  • Beni satabilirsin.
  • Beni başkasına verebilirsin.
  • Bir yerlere bırakıp kaçabilirsin.
  • Yaşlandığım veya vaktinde dışarı çıkartılmadığımdan dolayı çişimi tutamazsam, bana kızıp beni kapı dışı edebilirsin.

‘’ Yok, olmaz deme biz bu muameleleri o kadar çok yaşadık ki’’

‘’ Ama ben bütün bunlara rağmen ‘’ diyor ve sıralıyor.

  • Beni bıraktığın yerden bütün gücümle sana dönmeye çalışırım.
  • Bir yolunu bulursam mutlaka sana geri dönerim.
  • Ölene kadar seni beklerim.
  • Beni satmanı, terk etmeni sana yakıştırmam.
  • Seni kötülemem.
  • Sana sonuna kadar güvenirim.
  • Asla beni satmayacağını düşünürüm.
  • Hiçbir şey için seni satmam.

   ‘’Evet, cevabını alayım senin mi kalbin büyük yoksa benim mi, sen misin yiğit olan yoksa ben mi?’’ dedi.

‘’İnsanoğlunun kendisinde meziyet olarak gördüğü ve insanların övünmekte oldukları birçok özelliklerini çok daha iyi anlar ve uygularım.’’

‘’Evet, ben bir köpeğim, peki ya sen nesin?

Diğer canlılara yaşama hakkı tanımamak tam bir ilkellik. Hayvanlara eziyet etmeyen milyonlarca insan var ama edenlere bu soruları sormamız ve utanmalarını sağlamamız lazım, hayvanların zararsız ve sadık birer dost olduklarını ve Dünya’nın sadece bizim yaşama alanımız olmadığını, en az insanlar kadar diğer canlıların da sevgiye, saygıya ve kaliteli yaşamaya hakları olduğunu unutmamalıyız.

Asla aklımızdan çıkarmayalım ki diğer canlılara yaşama hakkı tanımadan ve sevgimizi paylaşmadan iyi insan olunmaz.

California’dan sevgiler …..

Gökhan Görkey / PePe…

Nerede Kaybettik Çocukluğumuzun Yazlık Sinemalarını?

Havalar hala soğuk olsa da Mart ayına girdik ve önümüz Nisan, yani kara göründü, arada sırada da olsa güneş o güzel yüzünü bize göstermeye başladı, işte tam da böyle bir günde düşünüyordum eski yaz gecelerini ve aklıma takıldı o gecelerin unutulmaz eğlencelerinden biri olan yazlık sinemalar. Ne oldu? Ne zaman? Nerede kaybettik çocukluğumuzun yazlık sinemalarını?

Yazlık sinemalar benim için sıcak bir Yaz gününün ılık akşamında anne, baba yada başka bir büyük nezaretinde gidilen, tahta sandalyeleri, büfesi, afişleri, gazozu, mısırı, frigosu ve bitmek bilmeyen insan uğultusu ile gizemli ve bambaşka bir Dünya idi. Film perdesi yada duvarından gözümüzü ayırıp başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda görürdük ki bulutsuz ve yıldızlar ile dolu ışıl ışıl bir gökyüzü de eşlik ediyor, filmi izliyor bizim ile. O yaşların kafa yapısı ile sinemada oynayan film aslında pek de önemli değildi bizim için, aslında bizim için vazgeçilmez olan ve bizi büyüleyen olay filmden ziyade orada olabilme durumu idi. Film arasında bir gazoz içmek, mısır yada frigo yemek, orada bulunan insanları gözlemlemek, tanıdık arkadaş ile o kısacık film arasında sandalyeler arasında koşturmaktı. O Zamanlar Dünya bizim içeceğimiz gazozun, yiyeceğimiz frigonun hatırına dönüyor sanıyorduk, ne dert vardı ne tasa çocukluğumuzun uzun Yaz tatillerinde.

Benim büyüdüğüm yerde plajlar vardı, zaten o zaman denizler tertemiz, kıyılar ise hemen hemen hep plajdı. Bazı sabahlar annem beni plaja götürürdü, plajın hemen yanında gazino vardı ve öğlenden sonraları o gazinoda kadınlar matineleri olurdu. Plajda kola, gazoz falan içerdik ama yemek yemezdik, demek ki masraflı oluyordu, evde yapılmış sandviçleri aldığımız içecekler ile yerdik. Plaj çıkışında karşı sokakta bulunan büfede bir sosisli sandviç hakkım olurdu, onun üstüne de dönemin popüler dondurmacısından abartısız küçük boy bir dondurma. Çok güzel, tasasız ve keyifli günlerdi. Şimdi siyah beyaz bir fotoğraf karesi gibi aklımda, çıkmasına da imkan yok kazınmış kalmış dimağıma. Büfe vardı, sosislinin içine kıyak olsun diye fazla patates kızartması koyardı, nasıl da hoşuma giderdi ve o zaman kolesterol derdi falan da yoktu……..O güzelim sokak barlara, tavernalara teslim olmamıştı o zamanlar, nezih bir sayfiye yeri idi ve çok dingindi, sonra bir sürü gececi mekan açıldı, insanlar gürültüden evinde oturamaz oldu, kaçabilen kaçtı, kaçamayan kaderine razı bir şekilde hala yaşamaya devam ediyor o sokakta, tadı kaçtı yani.

İşte! Tadı kaçmadan önceki zamanlarda, biz böyle plaj günlerinin akşamlarında 21.45’de başlayan filmlere giderdik Yazlık Caddebostan Budak sinemasına, hani şimdi ki CKM var ya işte tam oraya.O sinema, o yazlık sinema benim için çok önemli idi, civarda bir çok yazlık sinema daha vardı lakin Budak bir başkaydı.

Her ihtimale karşı akşam plaj dönüşlerinde alırdık sinema biletlerimizi. Bağdat caddesi tarafından Budak sinemasına inen ince dar bir koridor vardı, sanırım hala duruyor o yol, etrafta ise  nezih ve kısa boyu apartmanlar, şimdi şantiye alanına döndü güzelim Caddebostan.

Sinemaya evden götürdüğümüz açılır kapanır şezlong benzeri küçük koltuklar ile giderdik, tahta sandalyelerden daha konforlu olduğu kesindi.

Filmden önceki reklamlar ve fragmanlar çok keyifli gelirdi. Çalınan ’’Film başlıyor’’ manasına gelen gong sesi ile sinemada hüküm süren arı kovanı uğultusu benzeri insan gürültüsü bir anda yerini sessizliğe bırakır ve herkes pür dikkat filme odaklanırdı. Filmin kahramanı güzel kızı kötü adamların elinden kurtardığında sinemada alkış tufanı kopardı. Film sırasındaki sessizliği bozan yegane olaylar ise çekirdek çıtçıtı ve kamış ile gazozun sonunun höpürdetilmesi olurdu. Dedim işte güzel, saf günler ve zamanlardı. Geldi ve geçti……

Sonra video furyası çıktı ve sinemaları sekteye uğratmaya başladı. Hepimiz kapıldık bu furyaya, oturduk evde Hanedan izledik, yüzlerce bölüm. Önce seyirci terk etti yazlık sinemaları sonrada seyirci olmayınca sinemalar da ister istemez yok oldular. Bütün güzel şeyler gibi yazlık sinemaları da yok ettik. Şimdi de Ah! Vah! diyoruz……

Yazlık sinemalar artık çok geçmişte kaldı. Daha lüks ve konforlu olarak bazı yerlerde yazlık sinemalar var ama inanın benim için eski tadı yok. Her dönem kendi güzelliklerini barındırıyor kendi bünyesinde. Bugünün gençleri de yıllar sonra bugün yaşadıkları sosyal hayata dair özlemler duyacaklar. Kim bilir belki de hayatın gerçek döngüsü bunu gerektiriyor.

Şimdi eski bir film koymalı yanına da gazoz ve mısır, acaba yazlık sinemalara olan bu özlemimizi bir nebze de olsa azaltabilir mi?

Faydası olur mu acaba?

Denemekten bir şey olmaz …..

Ne dersiniz?

 

 

Sayfiye Yerlerinde Kış Melankolisi.

Kışın çok sakin olur yazlık sayfiye yerleri. Huzur ve bunun yanında hüzün çok ağır hissettirir kendini. Güneş yağı kokularının yerini kasabanın gerçek sahiplerinin dar sokaklardaki taş evlerinden tüten soba kokuları alır. Yazlık yerlerde, Kış aylarında melankolinin filmi çekilir başrol oyuncuları ise dalgalı deniz, sert poyraz, çok daha az insan,ağır akan soğuk ama tembel günlerdir; İnsan kendini Nuri Bilge Ceylan filmi setinde gibi hisseder.
Şehirlerin insan kalabalığından kurtulmak, denizin ve rüzgârın sesini dinlemek huzur verir bana. İşte tam da böyle bir Kış gününde bilmem kaç yüzüncü kez bu sahil kasabasındayım. Ama bu seferki uzun yıllar sonra. Delilik bu ya buranın Kış aylarını daha çok seviyorum Yaz aylarından.


Bu gün Güneş Ege’ yi gümüş rengine boyamış ağır Poyraz ile beraber. Harika bir hava ve manzara var. Deniz ile konuşup tüm dertleri anlatacak, tüm safralardan kurtulabileceğimiz gün bu gün belki de.Bir elimde kahve, tahta masanın üstünde kitap ha bir de karşımda bir Yunan adası. İşte böyle bir halde ve haletiruhiyede oturuyorum küçük balıkçı köyünde.
Ne amaçla buradayım? Çok net bir nedenim yok, belki de sert bir Ege rüzgârı attı beni tekrar buraya yani bu çok sevdiğim sahil kasabasına. Havada fırtına, poyraz, denizde koca koca dalgalar menderekleri dövüyor. Kumsalın büyük bir kısmı deniz tarafından işgal edilmiş, sanki Kış aylarında buranın kralı benim diyor. Martılar kalkıp uçmaya bile yeltenmiyor ve bu sert rüzgârın geçip gitmesini bekliyorlar, belki de bu hava şartlarında uçmamak daha akıllıca. Yağmur mu yağıyor? Yok bence bu yağmur değil sulusepken dediklerinden sanki.


Yaz aylarında bu sahilde yer bulmak imkânsız olurdu. Bir ucundan diğer ucuna müthiş bir gürültü olur. Denize girenler, güneşlenenler, sohbet edenler, satıcılar. Sabahları biraz geç kalsan, yer bulamazsın oturacak, güneşlenecek. Şimdi ise bu soğuk Aralık gününde, o yaz günlerinden eser yok bu sahilde. Yürümek istiyor içim, bir ucundan bir ucuna bu upuzun sahili, Kış sakinliği ve mevsimin buraya verdiği huzur ile. Martılar, Karabataklar, sokak hayvanları eşlik etsin sadece bana,ihtiyacım yok gereksiz insan kalabalığına ve sadece Yaz aylarında ortaya çıkan sahte kankalara. Çok enteresandır bu Yaz kankaları: Hep bir yanı eksiktir bu kankalar ile olan ilişkilerin, sanki hep şort, terlik, bronz ten ile yaşıyor gibidirler, Kışlık durumlarını bilmeyiz bu kankaların mesela bir dik yakalı kazakla görmemişizdir bu adamları yada atkı, bere ile. Tuhaf ilişkiler bunlar. Mevsimlik kankalaradır Yaz kankaları, bir tanesini taşıyabilirsen kış kankalığına büyük iş başarmış olursun,imkansız değildir lakin zordur.
Şimdi bu fırtınada, dalgada, poyrazda; kafamda bere, elimde eldiven, boynumda atkı ile çocukluğumu büyüttüğüm, ergenlikten mezun olduğum bu sahilde içim titreyerek yürüyorum. Şort, terlik gezdiğim günleri birer birer hatırlıyorum.

O kumsallara isimler yazmıştık arkadaşlarımla, şimdi isimlerini yazdıklarımı hatırlamadığım gibi isimleri beraber yazdıklarımın birçoğunu da çok uzun yıllardır görmüyorum. Hayat herkesi bir yerlere attı. Sahiden de bu sahillere isimlerini yazdıklarımız kimdiler? O zaman o gençlik heyecanları ile ne kadar da önemliydiler. İnanın şimdi hiç bir şey ifade etmiyorlar lakin o yıllarda nabzımızı 300 attırıp dünyanın en feci aşk hikâyesini yaşadığımızı düşündürüyorlardı.Sahilde bu isimler ile alakalı izin tozu bile kalmamış. Aşk, şehvet, masumiyet, ihtiras hepsi uçmuş gitmiş. Acaba aslında hiç yok muydular? Öyle bir zaman dilimi yaşamadık mı yoksa?
Mesela Pansiyoncu vardı bir de onun kızı. Kızın her geçişinde duvarın üstünde Meksika dalgası yapardık. O da bu dalgalanma olayını severdi ki günde 10 kere geçerdi, gerekli gereksiz. Nerede mesela bu kız şimdi? Hala bu sahil kasabasında mı? Kiminle evlendi mesela? Hepsi muamma.


Yürümeye devam ediyorum. Eğik bir ağaç vardı hala da var. Bu fırtınalara falan çok iyi dayanmış.Şimdi de yıkılacakmış gibi sallanıyor dalları falan lakin ona birşey olmaz .Asırlık çınar ). Bu ağacın yanından kumsala inen merdivenler vardı, o merdivenlere oturup Nena, Kim Wilde, AHA, Dire Straits falan dinlerdik. The sun always shines On TV’ yi , Money for nothing ‘i falan ilk orada dinlemiştim. Yaz,Kış orada yaşayan çocuklar ile ilk fakat son olmayan kavgayı o merdivenlerin orada etmiştik. Sonra bir çoğu ile kanka oldum. Yazlıkçı çocuklar ile oranın yerlileri arasında hep yaşanırdı bu tarz çatışmalar. Şimdi nasıl oluyor bu işler? Bilemedim ki.


Sahilin çay bahçesi, kafe, lokanta yoğunluğunun olduğu kısmı bitirip, başıboş sokak hayvanlarının sayısının yükseldiği kısma geliyorum. Etrafımı sarıyorlar, dost canlısı olmayanları da var ama kısa sürede kanka oluyorum onlarla da, sıkıntı yok bizden yana, onlar da muhtaç sevgiye, çoğu insandan daha kanka ve duygulular. Burada bir Plaj kahvesi vardı. Bildiğin tahta masalı, kareli örtülü, yazlık sinema iskemleleri olan. Bir garson vardı her zaman ‘’ uzayıp gitmek lazım İngiltere’ye’’ derdi. İngiltere’ye gidip yırtmak üzerine kuruluydu tüm hayatı lakin o dönemler vize bile vermiyorlardı ona, tirajı komik hikaye. Merak ettim şimdi, nerede bu adam? Şimdi ne yapıyor acaba? Yırtabildi mi? Yoksa hala 5-0 mağlup başladığı hayata devam mı ediyor buralarda? Eğer hala yırtma gayreti içinde ise çok fena. Bir de şöyle bir durum var, neye ve kime göre yırtmak? Kiminin yırttım dediği, kiminin sıradan hayatı. Göreceli.
Yağmur iyiden iyiye bastırdı. Montun şapkasını da kafaya geçirmek lazım aksi takdirde kafadaki bere süngere dönecek. Balık mı yemeli akşam? Şöyle kral bir buğulama, yanında bol kırmızı soğanlı çoban salata ve roka falan, bir de tabii ki rakı ama rakı çay bardağında.


Geri dönüp uğramak istediğim bir kahvehane var. Bildiğin kıraathane. Adil Ağabey vardı, işletiyordu o kahveyi. Hasta Karşıyakalı idi, bütün duvarlar Karşıyaka posterleri ile doluydu hem siyah beyaz, hem de yeşil kırmızı. Karşıyaka ve İzmir ile hiç alakam olmamasına karşın ilgi duymaya başlamıştım Adil Ağabey sayesinde Kaf Kaf’a. Derdi ki İzmir’ li adam İzmir takımı tutmalı, takım ölse de tutmalı geberse de tutmalı. Bulmak lazım Adil Ağabey’i , o güzel insanı. Sonra başka dostlarım da oldu Karşıyakalı ve hepsi de çok delikanlı çocuklardı.
Çok takıyorum kafaya kahvehaneyi -obsesif durumlar- bir an önce uğramak isteği içimde. Limana dik inen yolun başındaydı ve önünde oturunca deniz görünürdü. Kapaklarından futbolcu resimleri çıkan Coca – Cola‘lar alırdık ilkokul yıllarımızın yaz tatillerinde buradan. Limandan köşeyi dönünce kahve tam karşımda,içeride uyuşuk uyuşuk oturan bezgin insanlar var, kimi emekli kimi işsiz. Yazlıkçı yerde Kışın işinin olması zor ya esnaf olacaksın ya öğretmen ya da bankacı vs onun harici yazın kazanılır kışın yenir,o nedenle de işsiz güçsüz adam çoktur bu tip yerlerde.


İçeri girip Ocakçıya ’’merhaba’’dedim ve Adil Ağabey’i sordum.
Adil ağabey kahvehaneyi devir etmiş, sonra da Söke’ye yerleşmiş, geçen sene de vefat etmiş zaten son zamanlarda da çok hastaymış. Keyfim çok kaçtı. Burayı bıraktığım gibi bulamayacağımı biliyordum ama Adil Ağabey işi beni ziyadesiyle üzdü. O kadar sağlam duran bir adamdı ki hani sanki hiç ölmeyecekmiş gibi duranlardandı. Acaba nasıl hastalandı? O hasta ve hayat mücadelesi verirken, biz ne saçma işlerin peşindeydik? Ne yersiz olaylar karşısında sinire kesiyorduk? Hastayken de çok sevdiği Karşıyaka’nın maçlarını takip ediyor muydu? Çok keyfim kaçtı çok.
Farklı zamanları tek bir zamanda toplayamaz mıyız? Kumsaldaki kankaları, kışlıkçı çocukları, çay bahçesindeki yırtmaya çalışan garsonu, Adil Ağabeyi, kumsala adını yazdığımız kızları. Ancak ve ancak bilim kurgu filmlerinde oluyor buna benzer sahneler. Bir ışık çıkıyor ortaya sonra altından o yıllarda yaşamış tüm insanlar geçiyor diğer bütün zamanlar ile beraber toplanacakları tarafa. Çok ağır bilim kurgu, gerçek hayatta yer yok bu olaylara. Zaman akıp gider, ölen ölür, kalanlar iki ağlar ve normal hayatlarına devam eder. Ne yazık ki gerçek bu. Bir saniye öncesinin bile tekrarı yok hayatta.


Bir tekrarı yok bu filmin, bitti mi biter, finito. Adil ağabey de,o yazlıkçı kankalar da, o kışlıkçı çocuklar da , pansiyoncunun kızı da, yırtmaya çalışan garson da bitti. Bazıları benim olduğum filmden ayrıldılar, bazıları ise hepimizin oynadığı yaşam filmini terk ettiler. Her sahne bir kez oynanıyor, elimizde geriye alıp tekrar oynatacak bir kumanda yok. Kumanda olmalıydı elimizde halbuki, yıl 2017 olmuş, teknoloji göğün tavanına vurmuş ama hala hayatı geri saracak bir kumanda icat olmamış. Halbuki ne sorunlarımızı çözerdi bu kumanda. Vay be…..
Bütün gün düşündüklerim, hayalimde canlandırdığım-iyi, kötü-tüm anılarım,üzüntülerim için içeceğim bu akşam. Geçmişte kalmış tüm anılara, kankalara, unutması imkansız delikanlılara ve başta Adil ağabey olmak üzere tüm güzel insanlara. ŞEREFE!
Bardağımda Rakı, biraz meze, az biraz da balık,cama vuran yağmur ve radyoda çalan güzel bir şarkı ’’Geçse de yolumuz bozkırlardan Denizlere çıkar sokaklar’’…………..

 

Bir Çorbacı Hikayesi

İnsanın boğazınızdan sıcak bir yemek geçmesinin en ucuz yoludur çorba. Yemek ritüelinin başlangıcı, alkol alınmış bir akşamın son öğünü, hastaların şifa kaynağı, bir sepet ekmek ile en ucuz yollu doyma garantisi veren fukara dostudur çorba.

Çorba günün her öğününde-kahvaltı, öğlen, akşam, gece yarısı, sabaha karşı-içilebilir. Sabah kahvaltısında çorba içenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Akçeli işlerde beklentinin büyük olmadığını belirtmek için “bir çorba parası yeter” derler. Limon sıkılmış olanı hastaların şifa kaynağıdır, kim annesinden “Şimdi sana bir çorba yapayım, sıcak sıcak iç, bir şeyin kalmaz” klişesini duymamıştır ki?

24 saat açık çorbacılar vardır. Çorbacı denilince benim gözümün önüne ilk olarak; sirkesi, sarımsak tası, tuzlaması, zerdesi ile işkembeciler gelir. Yemede yanında yat değil ye kardeşim ye! 3 kuruşa doymaktır çorba. Bir yazıda okumuştum, neredeydi ve ne zaman okumuştum hatırlamıyorum lakin Türk mutfağına ait 200 ‘e yakın çorba var deniyordu. Bana sorsanız 30 yada 40 derdim ama rakam çok iddialı 200 civarı.

İstanbul’un ismini hatırlayamadığım ekabir bir semtinde, soğuk ve yağışlı bir günün sabahında, camları buğu tutmuş bir çorbacıdayım. İçeri girince mis gibi çorba kokusu geliyor insanın burnuna. Masalarda telaşsız insanlar var. İçeridekilerin büyük bir kısmı da az çorba çok ekmekçi. Buradan işe gidecekler. Dışarısı buz gibi, ayaza kesiyor İstanbul, içleri ısıtıyor sıcacık çorbalar ve buğulu camlı çorbacı dükkanı. Her gün bir sayfası koparılıp atılan, bilmem kaçıncı sınıf sarı kağıda basılmış takvimlerden asılı boyaları dökük duvarda. Düzensizce kesilmiş ekmek dilimleri duruyor-alelade,sıradan- ekmek sepetlerinin içinde, masaların üstünde büyük yemekhane sürahileri var, yenilebilecek tek tatlı gündüzleri tahin, pekmez akşamları ise fırın sütlaç. İşte böyle bir çorbacı hikayesinin içindeyim sabahın bu kör karanlık saatinde. Sonra birden uyanıyorum, bakıyorum ki dışarısı hala zifiri gece lakin saat sabah olmuş, çorbacı rüyadaymış ama dışarıdaki soğuk hava gerçek, titriyor bu sabah İstanbul. Kalkıyorum, giyiniyorum zorlayarak kendimi.Tıraş olmalı.İşlere,güçlere bakmalı.


Mevzuubahis çorbacı rüyasından sonra bu sabahki kahvaltıyı çorba ile mi yapmak gerek bilemedim şimdi?
İlk gördüğüm çorbacıya giriyorum lakin rüyamdaki çorbacı bu mu ? bilemedim şimdi…
Bir gün rüyamdaki çorbacıyı arayıp bulacağım İstanbul’ un ekabir bir semtinde…
İnsan hayallerinin peşinden koşmalı değil mi?
Çıkamadım işin içinden….
Neyse….
Şimdi bir kase sıcak çorba içip ‘’aslolan hayata’’ devam etmeli…
Herkese sıcacık çorba tadında bir sabah diliyorum.