Sayfiye Yerlerinde Kış Melankolisi.

Kışın çok sakin olur yazlık sayfiye yerleri. Huzur ve bunun yanında hüzün çok ağır hissettirir kendini. Güneş yağı kokularının yerini kasabanın gerçek sahiplerinin dar sokaklardaki taş evlerinden tüten soba kokuları alır. Yazlık yerlerde, Kış aylarında melankolinin filmi çekilir, başrol oyuncuları ise dalgalı deniz, sert poyraz, çok daha az insan,ağır akan soğuk ama tembel günlerdir; İnsan kendini Nuri Bilge Ceylan filmi setinde gibi hisseder.
Şehirlerin insan kalabalığından kurtulmak, denizin ve rüzgârın sesini dinlemek huzur verir bana. İşte tam da böyle bir Kış gününde bilmem kaç yüzüncü kez bu sahil kasabasındayım. Ama bu seferki uzun yıllar sonra. Delilik bu ya buranın Kış aylarını daha çok seviyorum Yaz aylarından.


Bu gün Güneş Ege’ yi gümüş rengine boyamış ağır Poyraz ile beraber. Harika bir hava ve manzara var. Deniz ile konuşup tüm dertleri anlatacak, tüm safralardan kurtulabileceğimiz gün bu gün belki de.Bir elimde kahve, tahta masanın üstünde kitap, ha bir de karşımda bir Yunan adası. İşte böyle bir halde ve haletiruhiyede oturuyorum küçük balıkçı köyünde.
Ne amaçla buradayım? Çok net bir nedenim yok, belki de sert bir Ege rüzgârı attı beni tekrar buraya yani bu çok sevdiğim sahil kasabasına. Havada fırtına, poyraz, denizde koca koca dalgalar menderekleri dövüyor. Kumsalın büyük bir kısmı deniz tarafından işgal edilmiş, sanki Kış aylarında buranın kralı benim diyor. Martılar kalkıp uçmaya bile yeltenmiyor ve bu sert rüzgârın geçip gitmesini bekliyorlar, belki de bu hava şartlarında uçmamak daha akıllıca. Yağmur mu yağıyor? Yok bence bu yağmur değil sulusepken dediklerinden sanki.


Yaz aylarında bu sahilde yer bulmak imkânsız olurdu. Bir ucundan diğer ucuna müthiş bir gürültü olur. Denize girenler, güneşlenenler, sohbet edenler, satıcılar. Sabahları biraz geç kalsan, yer bulamazsın oturacak, güneşlenecek. Şimdi ise bu soğuk Aralık gününde, o yaz günlerinden eser yok bu sahilde. Yürümek istiyor içim, bir ucundan bir ucuna bu upuzun sahili, Kış sakinliği ve mevsimin buraya verdiği huzur ile. Martılar, Karabataklar, sokak hayvanları eşlik etsin sadece bana,ihtiyacım yok gereksiz insan kalabalığına ve sadece Yaz aylarında ortaya çıkan sahte kankalara. Çok enteresandır bu Yaz kankaları: Hep bir yanı eksiktir bu kankalar ile olan ilişkilerin, sanki hep şort, terlik, bronz ten ile yaşıyor gibidirler, Kışlık durumlarını bilmeyiz bu kankaların mesela bir dik yakalı kazakla görmemişizdir bu adamları yada atkı, bere ile. Tuhaf ilişkiler bunlar. Mevsimlik kankalaradır Yaz kankaları, bir tanesini taşıyabilirsen kış kankalığına büyük iş başarmış olursun,imkansız değildir lakin zordur.
Şimdi bu fırtınada, dalgada, poyrazda; kafamda bere, elimde eldiven, boynumda atkı ile çocukluğumu büyüttüğüm, ergenlikten mezun olduğum bu sahilde içim titreyerek yürüyorum. Şort, terlik gezdiğim günleri birer birer hatırlıyorum.

O kumsallara isimler yazmıştık arkadaşlarımla, şimdi isimlerini yazdıklarımı hatırlamadığım gibi isimleri beraber yazdıklarımın birçoğunu da çok uzun yıllardır görmüyorum. Hayat herkesi bir yerlere attı. Sahiden de bu sahillere isimlerini yazdıklarımız kimdiler? O zaman o gençlik heyecanları ile ne kadar da önemliydiler. İnanın şimdi hiç bir şey ifade etmiyorlar lakin o yıllarda nabzımızı 300 attırıp dünyanın en feci aşk hikâyesini yaşadığımızı düşündürüyorlardı.Sahilde bu isimler ile alakalı izin tozu bile kalmamış. Aşk, şehvet, masumiyet, ihtiras hepsi uçmuş gitmiş. Acaba aslında hiç yok muydular? Öyle bir zaman dilimi yaşamadık mı yoksa?
Mesela Pansiyoncu vardı bir de onun kızı. Kızın her geçişinde duvarın üstünde Meksika dalgası yapardık. O da bu dalgalanma olayını severdi ki günde 10 kere geçerdi, gerekli gereksiz. Nerede mesela bu kız şimdi? Hala bu sahil kasabasında mı? Kiminle evlendi mesela? Hepsi muamma.


Yürümeye devam ediyorum. Eğik bir ağaç vardı hala da var. Bu fırtınalara falan çok iyi dayanmış.Şimdi de yıkılacakmış gibi sallanıyor dalları falan lakin ona birşey olmaz .Asırlık çınar ). Bu ağacın yanından kumsala inen merdivenler vardı, o merdivenlere oturup Nena, Kim Wilde, AHA, Dire Straits falan dinlerdik. The sun always shines On TV’ yi , Money for nothing ‘i falan ilk orada dinlemiştim. Yaz,Kış orada yaşayan çocuklar ile ilk fakat son olmayan kavgayı o merdivenlerin orada etmiştik. Sonra bir çoğu ile kanka oldum. Yazlıkçı çocuklar ile oranın yerlileri arasında hep yaşanırdı bu tarz çatışmalar. Şimdi nasıl oluyor bu işler? Bilemedim ki.


Sahilin çay bahçesi, kafe, lokanta yoğunluğunun olduğu kısmı bitirip, başıboş sokak hayvanlarının sayısının yükseldiği kısma geliyorum. Etrafımı sarıyorlar, dost canlısı olmayanları da var ama kısa sürede kanka oluyorum onlarla da, sıkıntı yok bizden yana, onlar da muhtaç sevgiye, çoğu insandan daha kanka ve duygulular. Burada bir Plaj kahvesi vardı. Bildiğin tahta masalı, kareli örtülü, yazlık sinema iskemleleri olan. Bir garson vardı her zaman ‘’ uzayıp gitmek lazım İngiltere’ye’’ derdi. İngiltere’ye gidip yırtmak üzerine kuruluydu tüm hayatı lakin o dönemler vize bile vermiyorlardı ona, tirajı komik hikaye. Merak ettim şimdi, nerede bu adam? Şimdi ne yapıyor acaba? Yırtabildi mi? Yoksa hala 5-0 mağlup başladığı hayata devam mı ediyor buralarda? Eğer hala yırtma gayreti içinde ise çok fena. Bir de şöyle bir durum var, neye ve kime göre yırtmak? Kiminin yırttım dediği, kiminin sıradan hayatı. Göreceli.
Yağmur iyiden iyiye bastırdı. Montun şapkasını da kafaya geçirmek lazım aksi takdirde kafadaki bere süngere dönecek. Balık mı yemeli akşam? Şöyle kral bir buğulama, yanında bol kırmızı soğanlı çoban salata ve roka falan, bir de tabii ki rakı ama rakı çay bardağında.


Geri dönüp uğramak istediğim bir kahvehane var. Bildiğin kıraathane. Adil Ağabey vardı, işletiyordu o kahveyi. Hasta Karşıyakalı idi, bütün duvarlar Karşıyaka posterleri ile doluydu hem siyah beyaz, hem de yeşil kırmızı. Karşıyaka ve İzmir ile hiç alakam olmamasına karşın ilgi duymaya başlamıştım Adil Ağabey sayesinde Kaf Kaf’a. Derdi ki İzmir’ li adam İzmir takımı tutmalı, takım ölse de tutmalı geberse de tutmalı. Bulmak lazım Adil Ağabey’i , o güzel insanı. Sonra başka dostlarım da oldu Karşıyakalı ve hepsi de çok delikanlı çocuklardı.
Çok takıyorum kafaya kahvehaneyi -obsesif durumlar- bir an önce uğramak isteği içimde. Limana dik inen yolun başındaydı ve önünde oturunca deniz görünürdü. Kapaklarından futbolcu resimleri çıkan Coca – Cola‘lar alırdık ilkokul yıllarımızın yaz tatillerinde buradan. Limandan köşeyi dönünce kahve tam karşımda,içeride uyuşuk uyuşuk oturan bezgin insanlar var, kimi emekli kimi işsiz. Yazlıkçı yerde Kışın işinin olması zor; ya esnaf olacaksın ya öğretmen ya da bankacı vs. onun harici yazın kazanılır, kışın yenir,o nedenle de işsiz güçsüz adam çoktur bu tip yerlerde.


İçeri girip Ocakçıya ’’merhaba’’dedim ve Adil Ağabey’i sordum.
Adil ağabey kahvehaneyi devir etmiş, sonra da Söke’ye yerleşmiş, geçen sene de vefat etmiş zaten son zamanlarda da çok hastaymış. Keyfim çok kaçtı. Burayı bıraktığım gibi bulamayacağımı biliyordum ama Adil Ağabey işi beni ziyadesiyle üzdü. O kadar sağlam duran bir adamdı ki hani sanki hiç ölmeyecekmiş gibi duranlardandı. Acaba nasıl hastalandı? O hasta ve hayat mücadelesi verirken, biz ne saçma işlerin peşindeydik? Ne yersiz olaylar karşısında sinire kesiyorduk? Hastayken de çok sevdiği Karşıyaka’nın maçlarını takip ediyor muydu? Çok keyfim kaçtı çok.
Farklı zamanları tek bir zamanda toplayamaz mıyız? Kumsaldaki kankaları, kışlıkçı çocukları, çay bahçesindeki yırtmaya çalışan garsonu, Adil Ağabeyi, kumsala adını yazdığımız kızları. Ancak ve ancak bilim kurgu filmlerinde oluyor buna benzer sahneler. Bir ışık çıkıyor ortaya sonra altından o yıllarda yaşamış tüm insanlar geçiyor diğer bütün zamanlar ile beraber toplanacakları tarafa. Çok ağır bilim kurgu, gerçek hayatta yer yok bu olaylara. Zaman akıp gider, ölen ölür, kalanlar iki ağlar ve normal hayatlarına devam eder. Ne yazık ki gerçek bu. Bir saniye öncesinin bile tekrarı yok hayatta.


Bir tekrarı yok bu filmin, bitti mi biter, finito. Adil ağabey de,o yazlıkçı kankalar da, o kışlıkçı çocuklar da , pansiyoncunun kızı da, yırtmaya çalışan garson da bitti. Bazıları benim olduğum filmden ayrıldılar, bazıları ise hepimizin oynadığı yaşam filmini terk ettiler. Her sahne bir kez oynanıyor, elimizde geriye alıp tekrar oynatacak bir kumanda yok. Kumanda olmalıydı elimizde halbuki, yıl 2017 olmuş, teknoloji göğün tavanına vurmuş ama hala hayatı geri saracak bir kumanda icat olmamış. Halbuki ne sorunlarımızı çözerdi bu kumanda. Vay be…..
Bütün gün düşündüklerim, hayalimde canlandırdığım-iyi, kötü-tüm anılarım,üzüntülerim için içeceğim bu akşam. Geçmişte kalmış tüm anılara, kankalara, unutması imkansız delikanlılara ve başta Adil ağabey olmak üzere tüm güzel insanlara. ŞEREFE!
Bardağımda Rakı, biraz meze, az biraz da balık,cama vuran yağmur ve radyoda çalan güzel bir şarkı ’’Geçse de yolumuz bozkırlardan Denizlere çıkar sokaklar’’…………..

0 cevaplar

Cevapla

Yorum yazmak ister misiniz?
Katkıda bulunmaktan çekinmeyin!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir